This is not the document you are looking for? Use the search form below to find more!

Report home > Art & Culture

DadaistFanzin (1. Sayı)

0.00 (0 votes)
Document Description
DadaistFanzin ilk sayısı sizlerle...
File Details
Submitter
Embed Code:

Add New Comment




Showing 1 comment

by DadaistFanzin on October 23rd, 2010 at 07:25 pm
tüm görüş ve önerileriniz için dadaistfanzin@gmail.com adresine mail gönderebilirsiniz...
Related Documents

Amk Gazetesi 9 Haziran 2012 1 Sayı.

by: octopus1905, 17 pages

Amk Gazetesi 9 Haziran 2012 1 Sayı.

İkarus 1. Sayı

by: Ugur Tabak, 24 pages

Bağımsız İnsan Hakları Bülteni İkarus' un İlk Sayısı

İTÜ Bilişim Kulübü Çevrimiçi Bülteni 1.sayı

by: Prstrategy1, 16 pages

Çevrimiçi dergisi kulüp etkinlikleri ve bilişim sektörüne yönelik öğrenci yazılarının bulunduğu İstanbul Teknik Üniversitesi ...

Cartoon Dergi sayı 1

by: aaaaa, 9 pages

sayı 1 cartoon dergi

2 mayıs 2010 kpds sayısal bilgiler

by: adil, 1 pages

2 mayıs 2010 kpds sayısal bilgiler

SKOP Yıl: 2011 Sayı: 3 ISSN: 1309-9396

by: Elif, 60 pages

SKOP Yıl: 2011 Sayı: 3 ISSN: 1309-9396

Nar-ı Yar 2.Sayı

by: Kaan, 2 pages

2. Sayı

MG sayı 1

by: Melih, 51 pages

Multi cultural guide magazine

Tutuklu Gazete 2. Sayı

by: Cephe35, 16 pages

Yürüyüş'ten Özgür Gündem'e, Atılımdan (ETHA) Oda Tv'ye, Holding Basınından Aydınlık'a tüm gazete ve siyasi yapılardan, ...

İstanbul Üniversitesi Bilgisayar Programcılığı 1. Sınıf 1. Yarıyıl Ders Programı

by: Sertan, 1 pages

Buyrun Gençler Hazırlamıştım Upload Ettim Hayrını Görün.

Content Preview
DadaistFanzin
Say±:1
' dünyaya ait fikirlerim var, ama hiçbiri gerçek değil...'

Yeraltında ZELZELE!
Yer altı edebiyatı öldü!
Aslında çok uzun zaman olmuş ama biz onu yeni bulduk, kokuşan cesedi ele verdi onu. Her ne
kadar meraklı komşuları az olsa da, haberi ta bize değin geliverdi.
Son sözlerini yazdığı mektubunu imha ettik. Ola ki onlar da popülerleşip yattığı yerde kemikleri
sızlamasın istedik.
Mezarının yerini de bilemeyeceksiniz. Gidip başında tören kıyafetlerinizle caka satamayasınız
istedik.
Önce epey darp görmüş. Tanınamaz hale gelene değin hırpalamışlar.
Kapıda zorlama görülmediğinden tanıdıklardan şüphe etmişler ya da tanıdığını sandıklarına benzer
yüzlerden.
Olayı 'zihinsel masturbasyon' isminde bir grup üzerine alıvermiş.
Bunlar başkalarının sözcükleri üzerine hayatlar, felsefeler kuran, başkalarının hayatlarını üzerine
giyen, acıyı bilmeden ağlayan, bedel ödemeden diyet peşinde koşanlar takımıymış.
Kod adları fiyakalıymış.
Okudukları hikayelerin kahramanları gibi sigara içip alkol tüketir, evlerine gittiklerinde muhakkak
kusarlarmış.
'Aptallar için yer altı edebiyatı' imiş kutsal kitapları. Özetlerin özetlerinde küçük bilgiler
saklarlarmış fazlası zarar zihinlerinde.
Küfrü kafiye edinmişler, bulvardan cinsellik öğrenmişler.
Kırk kulak devşirmişler, kırkıncıda kimse neden bahsedilir bilmez.
Tepki için doğmuştuk hani? Sesimiz yüksek çıkacaktı? Yerdiğimizin yerine geçtiğimizde bizi kim
yerecek şimdi?
Artık tüm sokaklar biliyor ismimizi, kaldırımlarda isimlerimiz yazılı.
Ekmek arasına sarılmış kağıt parçalarıyız.
Ekürisiyiz, soğuk almasın diye altına serilen koca kıçların.
Yer altı Öldü!
Söyleyecek sözleri bitirdik, çünkü ezberimizde söz kalmadı.
Kurallarımız vardı yazmaya luzum görmediğimiz, artık zihinlerde bile kalmadı
Yer Öldü!
Yeşişen olmadı...

Fransa'ya Fransız Kalmayın!
Şimdi mesele bunun Fransa'nın bir iç sorunu olarak mı kalacağı, yoksa global bir
harekete mi dönüşeceği? Zira bir buçuk aydır yoğunlukta olmak üzere Paris'teki eylemler
hepimize 68 Hareketi'nin heyecanını anımsattı. Gene de bu heyecanın yanında rasyonel
düşünmeyi de bırakmamalıyız. Olayları anımsatmak için biraz bahsetmek gerekirse, Sarkozy
Hükümeti, yeni emeklilik düzenlemesinde yaş seçeneğini 60'dan 62'ye, maaş ödemelerininse
65'ten 67'ye ötelenmesi gerekliliğini savunuyor. Buna en büyük dayanakları da nüfuslarının
giderek yaşlanması ve iş gücüne katılım oranının düşmesi. Avrupa ve Dünya'daki krizi de
buna katarsak kamuda hatırı sayılır bir işten çıkarma da kapıda görünüyor.
Hatırlarsanız 68 olayları'nda da milli kopuşları hesaba katmazsak işçi sınıfının
merkeze karşı olan ilk ayaklanmaları neticesinde olay büyüyerek etrafa sıçramaya başladı.
Fransa'da da maden işçileriyle başlayıp, liseli öğrencilerin boykotları ve gençliklerinin
verdiği enerjiyle büyüyüp son olarak da ulaşım sektöründeki grevlerle beraber, yarı global
bir durum söz konusu. Sendikaların verilerine göre 3.5 milyonu aşkın insan grevlere katılmış
ve 900'ü aşkın lisede öğrenciler dersleri boykot etmekte. Yakıt sorunu ufak ufak kendini
göstermeye başladı, zira şimdilik çok çok nadir olsa da yakıt yüzünden kalkamayan uçaklar
ya da bazı havayolu şirketlerinin yakıt ihtiyaçlarını çevre ülkelerden sağlama çabaları
görülmekte.
Heyecanımı içimde zor da olsa tutup mantıklı düşünmeye çalışmamın en büyük
nedeniyse benim de üzerinde hala fikir jimnastiği yapmamı sağlayan teknoloji – iş gücü
paradoksu. Zira Dünya'da her geçen sürede nüfus hızla artmakta ve bunun yanında ihtyaçlar
giderek bunu karşılayamaz hale gelmekte. Hal böyleyken de bunu dengelemek için doğal
olmayan yöntemler ve iş hızının insan gücünü aşan bir sürate getirilmesi zorunluluğu
doğuyor.

Devlet denen şeyin ortaya çıkışı ve korku ütopyaları ışığında bir araya toplanmış
kalabalıkların çizdiği sınırlar dahilinde yaşamak adına bencilleşmesi, sosyal paylaşımı
giderek öldürmeye başladı.
Hepimizin insan olduğunu unutup kırmızı mürekkeplerle beynimize damgalanan
isimler karşılığında, insanlık bugün bireye dek indirgenmiş durumda. İnsanoğlu kapitalizmi
icat ederek artık kıyametinden önceki son noktasına geldi. Ben bunun oluşturulan son insan
sistemi olduğuna inanıyorum. Zira birkaç kişilik kabilelerden giderek devletlere değin
büyüyen bir yapı yanında, o kalabalıklarda ayrışarak kendiyle savaşan, benzer şeyleri
dinleyip okuyan, tek tiplikten kurtulabilmek adına gittikçe marjinalleşen (?) ama
marjinalleştikçe yine sıradanlaşan insan yığınlarına dönüştük. 1 milyonluk bir şehir
merkezinde kalabalığa dikkatle baktığınızda yalnız, mutsuz ve korkan 'tek bir insanı'
görürsünüz.
Teknoloji konusundaki sıkıntıya dönersek, Artık kalabalık bir topluluğun yaptığı işi
tek başına yapan makinaların varlığı, İnsan gereksinimini azaltıyor. Bu da dışarıda kalan
insan sayısında büyük artışlar getiriyor. Geçmişte makinaların insanların yerini alacağını ve
üretimdeki artışın insanların ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayacağı ve alım gücünün artacağı
öngörülüyordu. Bu aslında olması gereken taraftan bakıldığında doğru bir tespit. Çünkü
kaynakları daha kısa sürede çok fazla sayıda sağlayabilmek, fiyatların düşmesini ve
bulunurluğunun artmasını sağlayacak. Öte yandan bunun önünde en büyük engelse sosyal
paylaşımdaki adaletsizlik. Diğer bir deyişle gelirin eşit ve doğru orantılı olarak tabana
yayılamaması. İçinde insan olan bir sistemde de bunun olamayacağı aşikar.
Şimdi modern dünyanın ilk buhranlarından başlayıp dünkü eylemlere kadar
geldiğimizde tablo oldukça kötü. Aynı Fransa hatırlarsanız bundan bir süre önce romenleri
sınırdışı ederek tepki almıştı. Tabii bu yalan bir tepki çünkü dünyada tüm devletler artık
içlerindeki 'ötekileştirdikleri' kalabalıklardan kurtulma derdinde. Sadece bir süre daha bunu
yüksek sesle dile getiremeyeceklerini biliyorlar. Benzer birkaç örneğin daha oluşup
kendilerini korurken savunma yapacakları uygulamaları bekliyorlar.
Önümüzdeki 50 yıla baktığımda eğer böyle gidersek gördüğüm; kuzeyden güneye göç
dalgası, yeni birçok virüsün dünyada serseri mayın gibi dolaşması, sokaklarda anarşinin
artması ve insanların artık hayatta kalma güdüsüyle insanlıklarından çıkması. Eğitimin
giderek düşmesi, varlıklıların varlıklarını korumak için güç kullanması ve daha zor ulaşılır
yerleri mesken tutması. Sosyal patlamalar, haksızlıklar ve tabii ''yeşil devrim' in getireceği
gıda ve su savaşları öngörüyorum.
Fransa şu haliyle uyuyan devin uykusunda, ama eğer bu durum gençlik tarafından
gereğinden fazla bir heyecana dönüşür ve devletler de bunu diğerlerini zayıflatma yönünde
kullanmaya başlarlarsa bu hepimiz için özgürlüklerden ziyade sonun başlangıcı olur. O
yüzden Fransa'yı iyi okumalı ve kendimizi de bu tabloda daha temkinli bir yere oturtup
önlemlerimizi almalıyız. Eğer bir 68 kuşağı daha oluşursa bu sefer korkarım fonda çalan, bir
Jimmy Hendrix şarkısı olmayacak.

Nefret Suçu!
Hepimiz günlük yaşantımızda farketmeden bu suçu işliyor ya da ortak oluyoruz.
Nedir nefret suçu?
Uluslar arası literatürde, bir kişiye veya gruba karşı ırk, dil, din, cinsiyet ve cinsel yönelim
gibi önyargı doğurabilecek nedenlerden ötürü işlenen, genellikle şiddet içeren suçlar
şeklinde geçiyor.
Nefret suçlarının yöntemleri de ayrıca şu şekilde sıralanıyor: Sözlü taciz, tehdit edici
davranışlar, ad veya lakap takmak, nefretli konuşma, postayla veya e-
postayla rahatsız etmek, telefonla rahatsız etmek, mesajla rahatsız
etmek, duvar yazısı, fiziksel saldırı, grupça saldırı, soygun, hırsızlık, gasp,
taciz, tecavüz, sarkıntılık, gözdağı verme , şiddet, aile içi şiddet,
kundakçılık veya diğer herhangi bir şekilde hasar verme
... Bu suçlar eğer
sürekli işleniyorsa suçu işleyen kişi ya da gruba nefret grubu deniyor ve nefret suçları adı
altında yargılanıyorlar.
Artık yazılı ve görsel medya aracılığıyla ya da çevrenin bir takım uyarımlarıyla çok çabuk
galeyana gelen bir toplum portresi çizmeye başladık. Aslında bu bizim tarihimiz kadar eski
bir durum ve hiçbirimiz bir diğerimizi bunun içinden kayıramayacak durumdayız. Gerçekten
farketmiyor muyuz yoksa işimize mi gelmiyor bilinmez, özellikle politik manevraların
olduğu dönemlerde önümüze her defasında sunulan aynı yemeği yemekten bıkmıyoruz,
usanmıyoruz.
Yabancıları kendimize düşman görüp bizi birbirimize düşürmek istediklerinden bahsedip
duruyoruz ama her defasında bunu yaşamaktan geri kalmıyoruz. Özellikle bizim gibi
ülkelerde sanırım bunu yapmak çok da zor olmuyor. Bizler birbirimizi ötekileştirirken hangi
yasalar çıkartılıyor, hangi gizli oturumlar düzenleniyor, geleceğimiz konusunda
bilmediğimiz hangi birçok şey için başkaları parmak kaldırıyor umursamıyoruz.
Türkiye'de bugün yüksek sesle isteklerini dile getiren her grup haklıdır. Kürt vatandaşlar
geçmişten gelen taleplerinde haklıdır, Türbanlı kızlar eğitim konusundaki taleplerinde
haklıdır, Aleviler ister adı inanç olsun ister din, taleplerinde haklılardır, Türkiye'deki diğer
etnik gruplar merkeziyetçilikle birlikte kimlikleri konusunda ellerinden alınan haklar
konusunda haklılardır. Şimdi oturup bu sorunları teker teker çözmek yerine, çözümsüzlüğü
iş edinmiş bir siyasi gelenek sürekli bir hak talep edenin karşısına başka bir hakkı koyup
insanların birbirlerini kırmasını izlemiş ve sorun çözülmeden halı altına süpürülegelmiştir.
Kürtler konuştuğunda Türk-Kürt olayına çevrilmiş, Aleviler konuştuğunda Alevi-Sünni
meselesi çıkartılmuş, Muhafazakar kesim ortaya çıktığında karşısına hemen Laik dene
kesim oturtularak sürekli bir ötekileştirme ve ayrıştırma ortamı oluşturulmul ve işe de
gelmiştir. Hayır, bu insanların hepsi taleplerinde haklı ve tek tek bir diğerinden hak çalmak
değil, hep birlikte beraber yaşamlarını sürdürebilmek adına küçük balans ayarları
yapılmasını istemekteler. Aslında oturup sakin düşünüldüğünde kimsenin bir diğeriyle derdi
olmadığı görülecektir.
Bugün siz İstiklal Cadddesi'nde yürürken birçok konuda birbirinden farklı insanın hiçbir
şekilde birbirine sataştığını gördünüz mü? O caddede yürürken, kim diğerinin ne olduğuyla
uğraşıyor? Farklı uçlarda insanlar birbirlerinin yanında seslerini duyururken, bireyleri
özgürleştirmek adına kurulduğu varsayılan üniversitelerden bile daha özgür bir kültürü
vardır aslında sokakta.
Bakın bu konuda daha önce yapılmış bir araştırmadan size bir kesit sunup bunu bize
farkettirmeden nasıl yaptıklarını göstermek istiyorum.

Araştırma Sosyal Değişim Derneği tarafından Ulusal Basında Nefret Suçları: 10 Yıl 10
Örnek adıyla haaırlanmış. Burada kurumdan ziyade çalışmanın konuya katkısı göz önünde
tutulmuştur. Yapılan araştırmada kullanılan bir haberle konuyu daha kolay örneklemek
istiyoruz.
Yorum
Haberin Orjinali
Travesti zehir kuryeleri
Travesti zehir kuryeleri
havalimanında yakalandı
havalimanında yakalandı
Türkiye – 30 Nisan 2006
İSTANBUL - Atatürk Havalimanı’nda
Ülkeye kaçak uyuşturucu madde sokulmasıyla il-
düzenlenen bir operasyonda, 2 travesti
gili bu haberde, yakalanan üç kişiden ikisinin cin-
kurye üzerinde 2 kilo 289 gram kokain
sel yönelimlerini belirtmeye gerekçe olabilecek
ele geçirildi. İsviçre gümrük görevliler-
bir durum söz konusu değil. Ortada cinsellikle,
ince Brezilya’dan gelen ve Atatürk
cinsel kimlikle ilgili bir olay yok. Burada
Havalimanı’ndan Türkiye’ye giriş
“uyuşturucu kuryeleri”nin travesti olduğunun
yapacağı bildirilen 3 şüpheliye yönelik,
özellikle belirtilmesinde travesti bireylerin genel
İstanbul Gümrük Müdürlüğü ve Gümrük
olarak suçla ilişkilendirilmesi niyeti seziliyor.
Muhafaza Müdürlüğü ortak bir op-
Haber metnindeki bir başka ifade de sorunlu:
erasyon yaptı. 1’i Afrika, 2’si Güney
“Ele geçen uyuşturucunun İstanbul’da bulu-
Amerika ülkelerinden olduğu açıklanan
nan zencilere verilmek üzere getirdiği iddia
3 kişi gözaltına alındı. Güney
edildi.” Burada siyahlara “zenci” diyerek kulla-
Amerikalıların üzerlerinde yapılan ara-
nılan genel ırkçı söylemin yanı sıra bütün siyah-
mada bacaklarına sarılı ve midelerinde
lar da yine suç ile ilişkilendiriliyor: “Zenciler
190 kapsül halinde 2 kilo 289 gram
uyuşturucu kullanır ve satar.” Haberde uyuşturu-
kokain maddesi ile 12 bin 550 dolar ele
cunun “zencilere verilmek üzere” getirildiği kim
geçirildi. Brezilya uyruklu 2 uyuşturucu
tarafından “iddia edildi”, belli değil. Gazetecilik
kuryesinin travesti oldukları ve daha
diline sığınılarak bütün siyahlara karşı beslenen
önce de Türkiye’ye giriş çıkış kayıtlarının
bir önyargı burada açığa çıkıyor.
olduğu öğrenildi. Şüphelilerin
Haberin sonunda Afrikalı kadının olayla ilişkisi
midelerindeki kokain kapsüllerini, has-
bulunmadığı ve serbest bırakıldığı yazıyor. Poli-
tanede yapılan kontrol sonrasında ilaç
sin de bu kişiyi gözaltına almasındaki temel ön-
verilerek çıkardıkları belirtildi. Ele geçen
yargının kadının siyah olması olduğu tahmin
uyuşturucunun İstanbul’da bulunan
edilebilir.
zencilere verilmek üzere getirdiği iddia
Hem cinsel yönelime hem de “ırk” özelliklerine
edildi. Uyuşturucu kuryesi Ronald S. ile
yönelik nefret söylemi tespit edilen bu haberde
Alex M. emniyetteki sorgularının
öne çıkan “travesti zehir kuryeleri” olduğu için,
ardından adliyeye sevk edildi. Afrika
haberi cinsel yönelime dönük nefret söylemi ka-
kökenli kadının ise sorgulama sonrası bu şahıslar
tegorisine dâhil ettik.
ile irtibatı bulunmadığı belir-
lenerek serbest bırakıldı.
Kaynak: http://www.turkiyegazetesi.com/HaberDetayPrint.aspx?haberid=286388

Bu haberden yola çıkarak gördüğünüz gibi gün içerisindehangi düşünce ve fikir
zemininden olursak olalım, takip ettiğimiz ve fikirlerine önem verdiğimiz birçok
kaynak da bir diğeri adına aynı nefret suçunu işleyerek farkında olmadan
bilinçaltlarımıza ötekileştirme efektini sunuyor. Normal bir zamanda iş, evlilik,
arkadaşlık, vb. Birçok konuda sorunsuz şekilde ortaklık kuran kişiler bu ve benzeri
nefret söylemleri neticesinde bir anda diğerlerine yönelik önyargılar beslemeye
başlıyorlar.
Alev Alatlı tarafından yazılan ' Safsata Kılavuzu'' adlı kaynakta da medyanın benzer
genelleştirmelerine atıflarda bulunuluyor.
Örneğin:
Epeyi eskilerde kaldı, bir zamanlar, taksi şoförleri kamu hizmeti yapar idiler. Şoför
denilen kişi kendisine her yönden inanılan ve itimat edilen kişi demek idi. Meselâ
benim dedem Bursa’da 18 yıl taksi şoförlüğü yaptıktan sonra imamlığa başlamış ve
İstanbul’un önce Akşemseddin ve sonra da Cerrahpaşa Camilerinde görev yaparak
oradan da Allah’ın rahmetine kavuşmuştu
(Atilla Özdür, 31-8-200, Akit)
Yazar, dedesinin şoförlükten sonra imamlık yapmış olmasından, şoförlerin eskiden çok
itimada şayan insanlar olduğu çıkarımını yapıyor.
Gördüğünüz gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu konuda farketmeden nasıl
yönlendirildiğimiz de açık. Tavsiye mahiyetinde söylenebilir tek şey haklarımızı
ararken karşımıza kurnazca dayatılan 'falanca' söylemini artık lütfen yemeyelim. Hak
talep etmek demokratik bir uygulamadır fakat tüm haklar aynı başlık altında
istendiğinde ortaya sadece kaos çıkar. Bazı kişi ve grupların bunu suistimal ettiği
gerçeğini gözardı etmeden şunu söylemek istiyoruz ki yazının başında örneklemek
adına, birçok farklı gruptan şu an için medyanın adını sıkça zikrettiklerini seçerek
yaptığımız alıntıda değindiğimiz gibi, bu insanların hepsi kendi sorunlarında haklıdır.
Sorun bir sorunu çözerken diğerinin hamiliğine soyundurulma yanlışı ve bakın sizin
sorunlarınız varken 'falancanın' sorunu çözülüyor hatasına düşülmesi.
Lütfen ilk paragrafta söyulediklerimizi ve sonrasındaki iki örneği ele alarak en azından
kısa bir süre için de olsa anlatmak istediğimiz üzerine düşünün. Televizyonu ilk
açtığınızda ya da gazeteleri karıştırırken, haberlerde bunların sıkça kullanıldığını
göreceksiniz. Şu kişiler öbürlerine saldırdı ifadelerinin aslında ne kadar toplumu
ayrıştırmak ve kimi zaman küçük bir mahalle kavgasının bile nasıl karşıt grup
çatışmalarına dönüştürüldüğünü unutmayın.

Ölümünün 40. yılında Hendrix'e saygılarımızla...
Hendrix, Londra'ya gelişinin sekizinci gününde tanrıyla tanıştı
ve ondan daha iyi olduğunu gösterdi....
Eğer bir insan hakkında efsaneler
duyuyorsanız, o sizin de bazı
güzellikleri tadabilmeniz için, zamanda
salıverilen bir seyyahtır olsa olsa.
Jimi Hendrdix için şöyle birşey anlatılır:
Chas Chandler ve Jimi Hendrix,
Londra'ya gelişlerinin sekizinci gününde
Eric Clapton'la tanışmak için gitaristi
olduğu Cream grubunun konserine
giderler. O dönem Eric Clapton
hayranları gitar çalmadaki olağanüstü
yeteneği dolayısıyla duvarlara
' Clapton is God' yazmaktadır.
Chandler konser öncesi Jimi Hendrix'i Eric
Claptın'la tanıştırır ve konserde Jimi'nin
ufak bir parça çalmasını ister. O dönem 24
yaşında hiç tanımadığı bir zencinin
konserde gitar çalması fikrini pek
beğenmese de, Clapton arkadaşı
Chandler'ı kırmak istemez ve izin verilir.
Jimi Hendrix sırası geldiğinde
ortaya çıkıp çalmaya başladığında hem
Clapton, hem grup üyeleri, hem
de alandaki kalabalık şok olurlar.
O dönem dünyanın en iyi gitaristi kabul edilen Clapton'ın arkasında, ondan bile iyi çalan bu
zenci çocuğun o geceki performansını başka bir gitar efsanesi Jeff Beck şöyle ifade eder:
Hendrix, Londra'ya gelişinin sekizinci gününde tanrıyla (Eric Clapton) tanıştı ve ondan daha
iyi olduğunu gösterdi....
Ölümünün üzerinden 40 yıl geçen Hendrix'e, biz ölümlülere bu güzellikleri yaşattıığı için ne
desek az. Nasıl büyüdüğü, nasıl yaşadığı, nasıl öldüğü normal insanları baz alarak
açıklanamayacak bazı insanlar vardır yeryüzünde. Jimi Hendrix onların içinde en
büyüklerden. Onunla ilgili birşeyler okumak, dinlemek ve incelemek her zaman zevklidir.
Blues bence her zaman siyah adamın müziği olarak kalacaktır, çünkü beyaz adamın içinde
yeterince acı yok...

Gölgesiz Ruhlar
İlk insan duvara baktığında onda gölgeler gördü. Önce gördüğü bu gölgelere anlam
veremeden öylece uzun uzun izledi. Zaman, onun için çok fazla bir anlam ifade etmiyordu
belki de, ki öylece uzun uzun bakmakla yetindi. Sonra içlerinden biri çıktı, duvara yaklaşıp
orada gördüğü şeyleri çizmeye başladı. Günlerce, gecelerce deneyimlemediği, ama orada
olduğunu hissettiği bir şeyler çizip durdu. Sonra oturanlardan birkaçı kayıtsız kalamayıp,
gölgelerin resmini yapan adamın ne anlatmak istediğini sorgulamaya başladılar. Daha
yakından bakıp, dokunmaya çalıştılar. Gölge ustası önce bir tebessüm edip onları izledi.
Ardından içlerinden en meraklı olanının eline resim yaptığı malzemeyi verdi ve birden
kimsenin beklemediği bir kıvraklıkla arkasını döndü. Sanki oradakilerin hepsi kör olmuş gibi
gözlerini tuttular. O kadar sıktılar ki sanki yaratılmış her şeyin başladığı noktaymış gibi bir
kara delikle, gözlerinin içine çökecekti yeniden evren. Uzun zaman sonra korkuyla karışık bir
merakla teker teker gözlerini açmaya başladılar. Gölge ustası orada yoktu.Yyaşamak, bir
duvarın gölgelerinde sakin, sessiz ve güvenilirse eğer, o yaşamak sebebiyle orada olamazdı.
günlerce güneşin ne olduğunu bilmediği halde onun ışığından sakınıp sadece yollarda yürüdü.
Her gün biraz daha yaklaştığını hissediyordu, orada olduğunu bildiği ama ne olduğunu
göremediği şeylere. Hiçbir şey yapmadan sadece gölgeleri izlediği zamanlar aklına geliyordu.
O zamanlar herkes ne kadar mutluydu. Bir arada, sevgiyle ve çok daha az bir çabayla. Hayat
bir duvarın karşısında hayretle dolu bir devamlılıkta sürüyordu. Ayağa ilk kalkıp duvara
yaklaştığında arkasına dönmekten korkmuştu. Belki ardına bakamamanın cesareti onu yaptığı
şeyi yapmaya devam ettirebildi. Korku muydu yoksa insanı hep daha ileri götüren?
Korktuğumuz için sevmez miydik? Bizi korkutan şeyleri ortadan kaldırmak için yeni şeyler
icat etmez miydik? Yalanlar hep o ilk korku ağacının tohumları değil miydi? Gözleri giderek
daha çok alışıyordu ışığa. Karanlık onun için ironiydi artık. Düşünse ya; şimdi gözleri ışığa
alışmaya başlamışken geri gitse, bu sefer duvarlarda gölgeleri göremeyecekti gözleri. Bu
sefer karanlığa geri alışmak için daha karanlık bir yoldan geçmesi gerekecekti. Ya tersinde?
Bu kez ışığa dayanabilmek için gözlerini gene karanlığa emanet etmesi gerekecekti, yoksa
yine sonsuz bir koyuluk. Herhalde insan her şekilde bir karanlık yanını hayatı boyunca içinde
taşıyacaktı. Günler sonra zamanı geldiğinde gözlerini yavaşça kırpıştırarak açmaya
çalışıyordu. Önce ayaklarını gördü. Yerden başladı aydınlığı. parmaklarını oynatmaya
başladı. Eskiden de parmakları oradaydı biliyordu, ama renklerinin bu kadar açık olduğunun
farkına ilk kez varıyordu. Sonra biraz kaldırıp başını, önünde akan nehrin suyuna baktı. İlk
kez kendini gördüğü için korktu. Oysa yıllardır kendisiyleydi ama kendisinin neye
benzediğinden habersiz. Sonra taşlara baktı, üst üste sıralanmışça. Her birinde daha
yüksekteki taşı takip etti gözleri. artık gözleri ışığa alışmıştı ve göğe baktı. Sonsuz biiii ,
birşeydi. Lakin söz ona uğramamıştı. eşya dile gelmemişti. Hayatında hiç konuşmamıştı ki.
gölgeleri izlerken gözleriydi ona can veren, oysa izlemekten sıkılan için tek lisan diliymiş
meğer. Gözleriyle gördüklerini haykırmak için dilini kullanmak istedi, delirmemek için
kendini zorladı. Gözlerini kullanmaya başladığı ilk an, dili yetersiz kalmıştı, Hadi! onu da
diyordu ki kulakları. neden böyle zordu. Oysa o gayret etmişti. Herşeyin daha farklı
olabileceğini düşünüp, oradakilerden farklı birşeyler yapmıştı, ama canı eskisinden çok daha
fazla yanıyordu. Gölgeleri en doğru yorumlarken şimdi aydınlıkta en çaresiz bir varlıktı.
Kendi acizliğine ağlıyordu. Birden etrafına nefretle baktı! Gördüğü herşeyi yerle bir etmeye
başladı. Delirmemek için zorluyordu kendini. 'Neden?' demeye başladığı andan itibaren canı
yanıyordu. Oysa artık dönemezdi de. Hiçbir yere ait olamıyordu. Keşke dönüp o mağaranın
duvarlarındaki gölgelerde mutlu olmaya devam edebilseydi. Giderek merakı nefrete
dönüşüyordu. Etrafında gördüğü herşey yeniydi ama onu beklediği gibi karşılamadı. Geride
bıraktığı dostlarına gülümsediğinde onlara ne büyük bir kötülük yaptığını düşündü aslında.
Belki birgün birçoğu şimdi olduğu yerde bunları düşünecekti ve acılarının kaynağı hep o ilk
kişi olacaktı. Bilinci bir akbaba gibi beynini didikliyordu. Herşeyi unutmak istedi. Yoklukla
onurlanabilmeyi diledi. Yavaşça bir uçurum kıyısına yaklaşıverdi. Artık yapması gereken
düşünmesini engelleyebilecek tek şeyi yapıp aydınlığın lanetini üzerinden atacaktı.

Ellerini iki yana açıp henüz adı konmamış esintiyi teninde hissetti. Aşağıyı değil, ufku seçti
kendisine mühür olarak. Geldiği karanlığı anımsatsın diye gözlerini kapadı. Bir hafiflik
belirdi içinde. Az önceki o ağırlık kalmamıştı. Coşuyordu kalbi heyecanla. Nefesi ciğerlerine
yetmiyordu. Daha da çok çekmek istedi içine. Sonra bu sefanın çok uzadığını düşündü.
Garipsedi biraz. İnsan mutlu olmaya niyetlendi miydi, tüm acıları görmezden gelip yaşamın
afyonuna gönüllü kanabiliyordu. Kendinden bir kez daha nefret etti. Neden hala nefes
alabildiğini düşünürken, boşlukta bir el onu sıkıca çekip sefasından ayırdı. Şaşırıp birden
etrafına bakındı. kendi suretinde bedenler gördü. Kadınlar ve adamlar... 'Nasıl yani?'
gibisinden düşündü. O sonsuzluğa bırakmıştı kendini. Şimdi?! İçlerinden biri yaşadıklarını
bilirmişçesine yaklaştı. Bu dedi, bilincin uçurumudur. Kimileri mağaradaki gölgeleri
arkasında bırakıp bu yolculuğa niyetlendiler. ama içlerinden çok azı sonunu getirip bu
boşluğa kendini bırakabildi. Yok olma korkuları onların acılarını yaşanabilir kıldı. Bazen
görünen, varolanla çelişir. Senin yokluğun bizim varlıık sebebimiz. Herkes gördüğünü
lanetler ama çok azı görmekle yetinmeyip gölgelerin asıl sahibinin kendisi olduğunun farkına
varabilir. Bizler gölgelerin sahipleri şimdi yaşamaya başlıyoruz. Onların yokluk sandığı yerde
onların bilinçten kopuk bedenlerinin ardında gölgelerimizi onlara sunuyoruz. Belki içlerinden
birkaçı kendi gövdesinin izini takip eder diye umarak. Sen tüm erdemlerinden asıl şimdi
sıyrıldın. Artık bir bedene mahkum değilsin. Göğsünü ellerinle yırt ve ruhunu gökyüzüne
bırak. gölgesizlerin arasına katıl.
................................................................................................................................
karanlıktı gördüğüm...
sanki karanlık görünürmüş gibi.
oysa karanlık, görünmeme hali değil miydi?
nefes almak için bir burun,
ve hissetmek için bir et bahşedildi sadece
sonsuzluk muydu kayan yere?
yoksa ben mi yükseldim, anlaşılmadı.
çıplaktım ve karanlıktı,
karanlık teşhir sevmez bir ahlakçı
kasıklarımdan dalgalar vurdu kıyılarıma
suyun dudak izleri her yanımda
uzanmışım sanki gökyüzü sunağına,
mesh ediyor hazzın köleleri...
............,

Document Outline

  • ÿ

Download
DadaistFanzin (1. Sayı)

 

 

Your download will begin in a moment.
If it doesn't, click here to try again.

Share DadaistFanzin (1. Sayı) to:

Insert your wordpress URL:

example:

http://myblog.wordpress.com/
or
http://myblog.com/

Share DadaistFanzin (1. Sayı) as:

From:

To:

Share DadaistFanzin (1. Sayı).

Enter two words as shown below. If you cannot read the words, click the refresh icon.

loading

Share DadaistFanzin (1. Sayı) as:

Copy html code above and paste to your web page.

loading